KAZ AVI
Çamurlu ova yollarında sarsıla sarsıla, bata çıka ilerliyoruz. Sürekli çiseleyen yağmur soğuğunu sanki yün kazaklarımızın da içine işlemek istercesine inat ediyor. Pencereden kamyonetin arkasında köpekleri tutmakta olan arkadaşıma bakıyorum. Elleri morarmak üzere, titriyor ama zoraki bir gülümseme var yüzünde.. Bu donmadan da olabilir. Ama ne yapalım, kendisi gönüllü oldu arkada köpekleri tutmaya.. Biz de onun acemiliğinden yararlandık.
Dün akşam avcılar kahvesinde buluşmuş ve milletin ağzını yoklamıştık. Avcılardan hiçbir ipucu çıkmamıştı. Herkes nerede ne olduğunu, kazların nerede çalıştığını sır gibi saklıyordu. Burada bazı eski defterleri karıştırıp hoş sohbet yapmaktan başka bir şey yapamayacaktık. En iyisi rençber kahvelerini gezmekti. Onlar avcı olmadıklarından gördüklerini ballandıra ballandıra anlatırlardı. Avcı değil dememe bakmayın, hepsi de tezkere sahibi avcıdırlar, ancak iş güç zamanı fırsat bulup da avcılık edemezler. Bizim gibi geceleri rüyasında kanat sesleri duyanlar, sabahları zor edenler bu akli başında aile babalarına avcı demezdik.
Uzatmayalım, rencber kahvelerindeki araştırmalarımız sonunda olumlu sonucunu vermişti. Genç bir arkadaş bizi görünce, ısmarladığımız kolayı da içmeye başlayınca dili çözülmüştü. Traktörle gezdiği tarlalarının arasında kalan küçük bir gölete çok büyük kazların inip kalktığını görmüştü. kazların büyüklüğünü o kadar abartmıştı ki, birini vursak bile götürebileceğimizden emin olamadık. Sonunda heyecanla dinlediğimizi görünce biraz kasıldı. Size anlattım ama size kalmaz onlar, dedi. Yarın ben hepsini toplar gelirim, Biz haklısın, dedik, sende otomatik var zaten, bize bir şey bırakmazsın ama birer bacağını yemeye geliriz evine diye takıldık. Alttan aldığımızı görünce daha da kasıldı. Otomatik olmasa da vururum ben onları, askerdeyken her attığımı vururdum ben. Konuyu daha fazla uzatmak, askerlik anılarına girme riskini almak demekti. Müsaade istedik. Yarın o uykusunu alamadan biz kazları almış olurduk. Yerini iyice bellemiştik.
Uyku sersemliğiyle bunları hatırlarken beşik gibi sallanan arabanın sıcaklığı neredeyse beni uyutacaktı. Sağ yanımdakinin bağırmasıyla sıçradım: Durun ulen durun! Şoförün aniden frene basmasıyla hepimiz sarsıldık, arkadaki arkadaş devrildi, köpeklerle kucak kucağa geldi. Kalkmasıyla küfürü basması bir olan arkadaşımızı zor susturduk. Bize sert sert bakan avcıya ilerideki tarlayı gösterince birden gözleri faltaşı gibi açıldı. Nefesinin kesilmesinden artık küfür etmeyi unuttuğunu anladık. Tarlada yaban kazları yayılıyordu. Sabahın bu erken saatinde bulmayı umduğumuz göletten epeyce beride olan bu tarlada ne arıyorlardı?
Bunları fısıldaşırken sonunda bunun önemli olmadığına, şimdi av zamanı olduğuna karar verdik. Kazlar uzakta olduğundan hiçbir şeyden şüphelenmiyorlar. Ancak onları uyandırmadan yanlarına yaklaşmak gerek, yoksa uzaktan atacağımız sıkılar, kazları okşayarak güle güle diyecek. Etrafımıza bakındık. Yanlarına yaklaşacak yerdeki tarlada kurumuş pamuk çubukları var, sahibi tarlayı sürmemiş. Diğer yakın tarafında da bir tarla var, ama oraya kazlara fak ettirmeden girmek mümkün değil.. En uygun yol, pamuk çubuklarının arasından sürünerek kaz alayının yanına varmak ve birden kalkarak en yakındakilere atmak..
Köpekleri bağlıyoruz. Üstümüzde ağırlık yapacak veya şıngırtı yapacak şeyleri çıkarıyoruz. Başladık sürünmeye... Pamuk çizilerinin arasındaki aralıklar bazen dizüstü emeklemeye fırsat veriyor. Bazen uzayan otların arasından da dizüstünde geçebiliyoruz. Üstümüz başımız battı ama birazdan yapacağımız avı düşünerek aldırmıyoruz.
Arasıra kazlardan birkaçı kafasını kaldırıp dinliyor, biz de duruyoruz. Bu şekilde tarlanın köşesine yaklaştık. Biraz daha yaklaşsak görüleceğiz. Aksilik saçmanın tesir menzilinde değiliz hala.. Birbirimizin yüzüne baktık. Burnumuzla işaret ettiğimiz kazların uzakta olduğundan hemfikirdik. Atmadan önce kalkıp birkaç adım koşmak gerekecekti. Tüfeklerimizi hazırladık, kırıp tekrar fişeklere baktık. Emniyeti açtık. Üç-dört adım koşabilirsek her birimiz birer tane vurabilecek fırsatı bulabilirdik. Dizlerimiz üzerinde yaylanarak hazırlandık.
Bir tüfek sesi ovada yankılandı. Kaz alayı büyük bir kanat ve çığlık sesleriyle havalandı. Şaşırıp kalmıştık. Tam biz kalkacakken bu tek silahı kim atmıştı? Herkes kızgınlıkla birbirine baktı. Atan bizden değildi.
Diğer tarlanın içinden bir adam kalktı, tek kırmasını kırdı, içindeki boş kovanı çıkardı, yenisini koydu, yavaş adımlarla kazların yayıldığı yere doğru yürümeye başladı. Neden sonra yerde kalan tek kazı fark ettik. Demek bu yaşlı amca epeydir diğer tarladan yaklaşıyordu. O tarla daha yakın olduğu için kalkmadan atıp birini vurmuş ve onun için de bizim için de avı bitirmişti.
Şaşkınlığımızdan kurtulunca biz de kalktık. Kazını alan amca bizi görünce hiç istifini bozmadan kuşu salladı, hemen torbasına koydu. Biz sinirliydik, onca çabamız ve sürünmemiz boşa gitmişti. Amca! dedik, Bizim avın da işe yarayacak hali kalmadı, bizim de.. diye seslendik. Kazını garantiye alan amca, yarım ağızla akşam gelin oğullar, beraber yeriz kavurmasını dedi ama buna ancak kuru bir sağol denirdi.
Moral bozukluğuyla yapılabilecek tek şey çevredeki göllere bakıp ördek aramak olurdu. Ah amca ah! O kazlar tek kırmayla uğurlanır mıydı? Alacağın olsun amca!
Mehmet EKİZOĞLU |