İLK AV
Avcılıkla olan ilgim, babam Osman Bolatoğlu'nun "sıkı" hazırlamasını seyretmekle başladı diyebilirim. Babam, Cumartesi ve Pazar günleri gideceği av için Çarşamba gününden itibaren hareketlenmeye başlardı. Perşembe akşamı kahvede avcı arkadaşlarıyla buluşup av planı yapar, Cuma akşamı da tüm alet edevatlarını odanın ortasına yayarak fişek doldururdu. Ben de bu malzemeleri karıştırmaktan haz duyar, babamın ortaya serdiği barut, saçma, tapa, kile, burgu, kapsül ne varsa oynar, arada babamdan tatlı sert azar yerdim.
Aslında, bildiğimiz kadarıyla üçüncü kuşak avcı olan babam, her ne kadar av malzemeleriyle oynamama soğuk baksa da benim bu heyecan ve hevesimi içten içe sevinerek izlerdi. Büyük dedemde, dedemde ve kendisinde olan bu içgüdüsel özelliğin bende de ortaya çıkması, dördüncü kuşak olarak yetişecek bir avcının gelişini haber verdiği için muhakkak onu gururlandırıyordu. Fakat tüm ısrarlarıma rağmen beni avlara götürmemesi, bende büyük hayal kırıklığı yaratırdı. Yaşı henüz tek haneli sayılarda olan bir çocuğun ava neden götürülmeyeceğini anlamak için biraz büyümek gerekiyordu tabi. Babamın bu "ambargosu" nedeniyle belki de tüm küçük avcılar gibi sapanla kuş peşinde koşarak avcılığa adım attım. Ağabeyim Önder Bolatoğlu ile birlikte hemen tüm yaz tatillerini rahmetli dedem Hilmi Bolatoğlu'nun yaşadığı Alhan Köyü'nde geçirir, sürekli sapanla kuş avına çıkardık. Çocukluk döneminde sapanla avladığım kuşların yere düştüğünü ve öldüğünü görmek beni oldukça hüzünlendirse de yine de önü alınamaz bir heyecanla avlama isteği duyardım.
Tüfekle ilk tanışmam ise oldukça travmatik bir biçimde gerçekleşti. 11-12 yaşlarında idim hatırladığım kadarıyla. Ağabeyim, babamı bize atış yaptırma konusunda ikna etmişti. Köy evimizin arka tarafında "Kırıkkale" çifteyi omuzlayıp ağacın en üst dalındaki bir kuşa nişan aldığımda soğuk terler dökmüş, gözümü kapatarak tetiğe asıldığımda çıkan muazzam gürültüden dolayı oluşan kulak çınlaması nedeniyle bir süre sarhoş gibi gezmiştim. Kuşu vuramamıştım ama buna pek de üzülecek durumda da değildim doğrusu. Takip eden yıllarda da Karatavuk peşinde geçen bazı tatil günlerini saymazsak ciddi bir av yapmadım.
Tekmil bir avcı olarak gerçek bir ava ilk gidişim sanırım 1989 yılındaydı. 15 yaşındayım. Bozdoğan'dan hafta sonu için geldiğimiz Yenipazar'da o tarihte Efeler İlkokulu öğretmeni olan dayım Cafer Bolatoğlu'nun evindeyiz. Babam ve dayım birlikte bıldırcına gidecekleri için ertesi günkü avın planlarını yapıyorlar. Bezdirici ısrarlarım sonucunda dayımın da benden yana oy kullanmasıyla ava kabul edildim. Dayımın bir süperpozesi bir de duvarda asılı duran horozlu çiftesi vardı. Ben doğal olarak horozlu çifteyi kullanacaktım. Tüfek, oldukça eski fakat çok kaliteli bir tüfekti. O çifteyi onlar gibi avlakta taşımak büyük gururdu benim için. Ertesi günü iple çektim.
Babam ve dayımın avcılık üzerine akşamdan başlayan nasihatleri, avlağa vardığımızda tüfeği nasıl taşımam ve arazide nasıl ilerleyip kuş kalktığında nasıl nişan almam gerektiği konusundaki uyarılara dönüştü. Sonunda hepsini anladığıma ikna olmuş olacaklar ki ava başladık. Bir süre dolaştıktan sonra köpekler fermaya durdu. Babam yakın. Hemen pozisyon aldı. Tak! Bir bıldırcını indirdi. Bir süre sonra bir ferma daha. Bu kez dayım yakın. Tak! Bir bıldırcın da dayım indirdi. Fakat, bu kez kalkan kuş sayısı ikiydi. İkinci kuş az ilerideki mısır tarlasının kenarına kondu. Oraya koştuk. Ben maç gözlemcisi gibi avı izliyor, bir yandan da uçan bir kuşun nasıl vurulabildiği konusunda kafa yoruyordum.
Derken köpekler kuşun kokusunu buldular. Fas! Fas! Fas! Burunlarını körükleyerek ve koku takip ederek mısır tarlası içinde kayboldular. Babam ve dayım tarlaya yakınlaştılar, ben onların sağ gerisindeyim. Kuş ayaklarının dibinden tam onların gerisine doğru kalkmasın mı?
Üle üle!
Kuş gidiyor.. İşte benim sıram! Şimdi hatırladığım gibi tamamen içgüdüsel bir hareketle tüfeği kaldırıp nişan aldım ve iki horozun arasında uçarak uzaklaşan bıldırcını gördüğüm anda tetiği düşürdüm. Gözlerimi kapatmamış olacağım ki kuşun düştüğünü dahi gördüm. Babam ve dayım keyiflenip bağırdılar:
Afferim le!
Halelin var le!
Demek ki, içten gelen bir his ve yetenek varsa av uçsa da kaçsa da vuruluyordu. Köpekler yarışırcasına kuşu almaya giderken ben gerçek bir avcı olmaya başladığımı hissediyordum. Rastgele!
Hilmi Bolatoğlu
SON TAVŞAN
Önümüzdeki tepeyi tırmanmakta olan tavşanı tüfeğin üzerinden seyrettim. Kulaklarının arkasındaki ve sırtındaki siyaha çalan tüyleri koşusunda daha bir güzel görünüyordu. Uzaktan kalkmıştı. Atsam belki de şans eseri vurulacaktı. Ama daha büyük bir ihtimalle de bir kaç saçma yiyerek yoluna devam edecek ve bu bir kaç saçma hayvana acı çektirmekten başka bir işe yaramayacaktı. Tüfeği yüzümden indirdim.
Tepeleri kaplayan bodur ağaçların alt dalları birer kuru çubuk halindeydi. Yetişme fırsatı bulabilen çam ağaçları telgraf direği gibi kalmışlardı. Yerde ot namına bir şey yoktu. Her yer koyun, keçi ve sığır sürülerinin günde iki kere üzerinden geçtiği çamurlu patikalarla doluydu. Köye yakın yerlerde ağaç da kalmamıştı, çalı da... O son kalan tavşan da ne yer, ne içer bilmiyorduk.
Boş yere dolandığımız dağın etrafından tekrar aynı yere geri döndüğümüzde tavşan bir kere daha kalktı. Tüfeği yine refleksle omuzlamış, ancak zaten uzaktan kalkan kurnaz tavşanın bir anda gözden kaybolmasıyla tekrar indirmiştim. Biraz da bu kahraman tavşana silah atmak içimden gelmemişti.
Uzaktan çok çekici gelen meşeliklere geldiğimizde içim kıpır kıpırdı. Burada hem keklik, hem de tavşan olmalıydı. Yerdeki eşelemelere bakılırsa domuz bile mevcuttu. Uzaktan kışın büründüğü pas rengiyle muhteşem görünen meşe ormanı, yanına varınca üzüntüsünü hemen belli etti. Meşe korularının arasına önce hain bir bıçak gibi giren ekin tarlaları, her geçen sene kenarlarındaki bir sıra meşe ağacını kurban alarak hükümranlık alanlarını artırıyordu.
Anadolu köylüsü önce kendi köyünün etrafındaki erişebildiği yerleri dağ taş demeden tarlaya çevirmiş, ormanı çöle döndürmüş, şimdi de traktörünün sağladığı teknolojik imkanları kullanarak uzaktaki doğal yapıyı bozmakla uğraşmaktaydı. Kekliğin, tavşanın, ardıç kuşlarının kaybettiği yaşam alanları, olan bitenden haberi olmayan şehirdeki insanların "kepekli ekmek" ihtiyacını gidermek için tarla haline geliyordu.
Meşeliklerde ne bir keklik vardı, ne de bir tavşan... Yine o Anadolu köylüsü her kar yağdığında peşine düştüğü tavşanların, su başında vurduğu, küçücük yumurtasına tamah ettiği kekliğin kökünü kazımıştı. Geceleri dağlarda gezen projektörler, yaban hayatının sonunun başlangıcını ilan ediyordu.
Mehmet EKİZOGLU |